79. Cannes Film Festivali: Kişisel Tercihler ve Toplumsal Gerçeklikler

79. Cannes Film Festivali: Kişisel Tercihler ve Toplumsal Gerçeklikler

79. Cannes Film Festivali’nin ilk günlerinde en çok dikkat çeken film, Pawel Pawlikowski’nin “Fatherland” adlı eseri oldu. Ryusuke Hamaguchi’nin insani ve politik anlatım tarzı övgü alırken, Farhadi’nin yeni filmi hayal kırıklığı yarattı. Festivalde bir filmin programlanma zamanı, sıkça tartışma konusu oluyor. Yönetmenler ve yapımcılar, genellikle ilk ya da son günlerde gösterim yapılmasını tercih etmiyorlar; festival yönetimi ise tematik birliktelikler veya zıtlıklar yaratmaktan hoşlanıyor. Altın Palmiye için yarışan ilk filmlerin ortak noktası eşcinsellik olarak öne çıktı.

Daha önce bahsettiğim Koji Fukuda’nın içten ve minimalist anlatımı “Nagi Notes” kadar mesafeli bir sinema dili sunarken, Fransız kadın yönetmen Charline Bourgeois-Tacquet’nin (1986) kamerası ise daha yakın, hızlı ve sıcak bir yaklaşım sergiliyordu. “Bir Kadının Yaşamı” isimli film, iki yetişkin kadın arasındaki eşcinsel tutkuyu ele alırken, toplumsal gerçekçiliğin güzel bir örneği olarak gözler önüne serildi. Özellikle başroldeki kadın oyuncu Léa Drucker’in güçlü performansı dikkat çekiyordu. Film, ellilerine yaklaşan bir kadın cerrahın, başarılı kariyeri ile karmaşık özel hayatı arasındaki dengeyi konu alıyor. Ancak, toplumsal eleştirisi ve yan temalarıyla fazla etkileyici bir özgünlük sunamadı.

Tarih ve siyaset temaları ile beslenen Pawel Pawlikowski’nin filmi, festivalin ilk gününde en iyi yapım olarak öne çıktı. Polonya sinemasının önemli ismi Pawlikowski, 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Thomas Mann’ın yaşamından esinlenerek, 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’ya yaptığı kısa ziyaret sırasında yaşananları yalın bir dille aktarıyor. Nazizmin yükselişiyle Fransa ve ABD’ye sığınan Mann, geri döndüğünde kendisine yöneltilen eleştirilerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Sandra Hüller’in etkileyici performansıyla şekillenen Erika Mann, hem babasının en yakın destekçisi hem de acımasız eleştirilerle yüzleşen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Pawlikowski’nin “Fatherland” filmi, belgesel özellikleri taşıyan tarihi bir eser olarak, ödül töreninde dikkat çekecek bir yapım haline geliyor.

Festivalde Ryusuke Hamaguchi’nin (1978) yeni filmi “Birdenbire” de unutulmamalı. Hem Fransız hem de Japon oyuncularla çekilen bu çift dilli yapım, önemli bireysel ve toplumsal sorunları ele alarak, arka plandaki siyasi boyutları atlamayan cesur bir çalışma olarak değerlendiriliyor. Hümanist bakış açısıyla duyarlı bir anlatı sunan film, didaktik bir yaklaşım benimseyerek toplumsal meseleleri sorguluyor. Paris’te Alzheimer hastalarının kaldığı bir huzurevinde geçen hikaye, Fransız yöneticisi ile kanserle mücadele eden genç Japon kadın tiyatro yönetmeni arasındaki dostluk üzerine kurulu. Bu dostluk, paylaşılan acılar ve dünya üzerindeki farklı yaşamlar üzerine derin düşüncelere kapı aralıyor.